Ordu Haberleri, Son Dakika Ordu Haberleri

Kıyam, Secde, Rukü nedir? Namaz duruşlarının anlamı nedir?

Kıyam, ayakta durmak, ayağa kalkmak, doğrulmaktır. İnsan namazdaki bu rukünle devamlı olarak kıyamda Allah'ı zikreden meleklerin ve ayakta duran ağaçların ibadetlerini temsil eder. Peki, Kıyam, Secde, Rukü nedir? Namaz duruşlarının anlamı nedir? İşte detaylar haberimizde… KIYAM, SECDE, RUKÜ NEDİR? NAMAZ DURUŞLARININ ANLAMI NEDİR? Niyet: Kalbin bir şeye karar vermesi, hangi işin ne için yapıldığının dile getirilmesi demektir. Allah'ın(cc)emrini tamamlamak suretiyle yerine getirerek Allah'a (cc)'evet' demeyi kastetmektir.İftitah tekbiri (başlama tekbiri): Dünyayı 'Allahuekber' diyerek elimizle arkamıza atıp Allah'ın (cc) rahmet kucağına sığınmaktır. Allah'ın (cc)her şeyden büyük olduğunu tekbir getirerek tasdik etmektir. Kıyam (ayakta durmak): İnsan namazdaki bu rükünle devamlı olarak kıyamda Allah'ı zikreden meleklerin ve ayakta duran ağaçların ibadetlerini temsil eder. Kıyam insanın bedeniyle ve kalbiyle ebedi bir Zat'ın (cc)huzurunda ayakta durmasıdır. Kıyamda başın eğik olması kalbinin tevazuuna ve kibirden uzak oluşuna işarettir.Kıraat (okuma):Allah'ın (cc)kusursuz mükemmelliğine, benzersiz güzelliğine, sonsuz rahmetine karşı 'Elhamdülillâh' demekle şükretmektir. Ayrıca bütün işlerin Allah'ın (cc)yardımıyla olduğunu ve bütün hamdın O'na (cc)mahsus olduğunu belirtmektir. 'iyyâke na'büdü ve iyyâke nesteîn (yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz)' diyerek sonu olmayan bir Zat'a (cc)bağlanmaktır.Rüku (eğilmek): İnsan bu vaziyetiyle, devamlı olarak rükuda Allah'a (cc)kulluk eden meleklerin ve rüku halindeki bütün dört ayaklı hayvanların ibadetlerini temsil eder. Rüku bütün kâinatla beraber insanın güçsüzlük ve fakirliğini görerek 'Sübhane rabbiyel azîm' deyip büyük olan Rabbini zikretmesidir. Allah'ın (cc)büyüklüğünü tekrar ede ede kalpte yerleşip kökleşmesine çalışmak ve başı rükudan Allah'ın (cc)rahmetini ümit ederek kaldırmaktır.Sücud (secde etmek): İnsan, bu vaziyetiyle, devamlı olarak secde halinde Allah'a (cc)ibadet eden meleklerin ve adeta secde halindeymiş gibi duran sürüngenlerin ibadetlerini temsil eder.Secde Allah'tan (cc)gayri olanı terk ederek O'nun (cc)kusursuz güzelliğine kudsi isimlerine, sıfatlarına ve mükemmelliğine karşı hayret ve alçak gönüllülükle 'sübhane rabbiyel a'lâ' diyerek zikretmektir.'Kulun rabbine en yakın olduğu an secde anıdır.' (Müslim)Ka'de (oturmak): İnsan bu vaziyetiyle, devamlı oturarak ibadet eden meleklerin ve oturur gibi görünen taşların, dağların ibadetlerini temsil eder. İnsan sahip olduğu her şeyin Cenab-ı Hakk'a ait olduğunu tahiyyat ile tasdik eder. Allah'ın birliğine ve resulüne şahidlik etmekle imanını yeniler. Teşehhüt, bir nevi miraç olan namazda, miraçta Cenab-ı Hak ile Efendimiz (asm)arasındaki kudsi sohbeti hatırlamaktır. NAMAZ DURUŞLARININ ANLAMI NEDİR? KIYAM NEDİR? Sözlükte 'doğrulmak, ayakta durmak; yönelmek', mânasına gelen kıyâm, fıkıhta terim olarak namazda iftitah tekbiri ve her rek'atta Kur'an'dan okunması gereken asgari miktarı okuma süresince ayakta durmayı ifade eder. Bu ayakta duruş şekil olarak namazı oluşturan fiillerden biri olduğu için namazın rükünleri arasında yer alır. Fıkıh literatüründe ezan ve kametin, hutbenin ayakta okunması, ayakta yeme ve içmenin, şahıslar ve cenaze için ayağa kalkmanın hükmü gibi konular ele alınırken sıkça kullanılan kıyam kelimesi ise sözlük anlamını aşan özel bir mâna taşımaz.Namaz, Allah'a saygı ve bağlılığı simgeleyen belli davranışlardan oluşur; bunlardan biri de 'Allah'ın huzurunda ayakta duruş' anlamını taşıyan kıyamdır. Kur'an'da 'namazın dosdoğru kılınması' mânasında kullanılan 'ikame' kıyamla aynı kökten geldiği gibi kıyam ve bu kökten türeyen diğer kelimeler birçok âyette namaza ve namaz kılarken Allah'ın huzurunda O'na bir saygı ve itaat göstergesi olarak ayakta duruşa işaret eder (el-Bakara 2/238; Âl-i İmrân 3/39, 191; el-Hac 22/36; el-Furkan 25/64; ez-Zümer 39/9; el-Müddessir 74/2). İbadetlerin ifasına ilişkin ayrıntılar Hz. Peygamber'in fiilî sünnetiyle belirlenmiş ve nesilden nesle dinî hayatın canlı bir parçası olarak intikal ettirilmiş olduğundan namazdaki kıyam şartıyla ilgili fıkhî ahkâm ve farklı görüşler, bu konudaki rivayetlerin değerlendirilmesi ve yorumlanması sonucu ortaya çıkmıştır.Namazda iftitah tekbirinin ayakta alınması ve kıraatin ayakta yapılması esastır. Kıyamın süresi de kural olarak bu iki rüknün yerine gelmesini sağlayacak süre kadardır. Kıyam sözlük ve örfteki anlamıyla ayakta ve dik durmak demek olduğundan fakihler kıyamın şeklini tanımlarken omurga kemiğinin dik tutulması, rükûda sayılmayacak derecede dik durulması veya eller uzatıldığında dize ulaşmaması gibi ölçülerden söz etmişlerdir. Ayakta iken başın eğik olması kıyama zarar vermez. Ayakta iftitah tekbiri alarak namaza başlayan kişi sünnete uyarak sağ elini sol eli üzerine koyar ve namazın bir diğer rüknü olan kıraati yerine getirir. Kıyamda iken ellerin nerede ve ne şekilde bağlanacağı konusunda fıkıh mezhepleri arasında bazı görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Hanefî mezhebine göre erkekler, sağ elin serçe ve baş parmaklarıyla sol elin bileğini hafifçe kavrayarak ellerini göbek altından bağlarlar. Kadınlar ise erkekler gibi sol elin bileğini kavramaksızın sağ ellerini göğüsleri üzerinden sol elleri üzerine koyarlar. Mâlikî mezhebine göre farz namazlarda ellerin bağlanması mekruh, nâfile namazlarda câizdir. Şâfiî mezhebinde erkek ve kadınların sağ ellerini sol elleri üzerine koymaları ve ellerini göğüsleriyle göbekleri arasında bağlamaları, Hanbelî mezhebine göre göbek altından bağlamaları sünnettir. Hanbelî mezhebindeki bir diğer görüş ise ellerin göbek üzerinde bağlanması yönündedir.Namazda kıyamın farz (rükün) oluşu farz ve vâcip namazlar içindir. Sünnet ve müstehap namazlar kolaylık esasına dayandığından bir özür bulunmasa da oturarak kılınabilir; ancak ayakta kılmak daha faziletlidir. Nitekim bir hadiste oturularak kılınan namazın ecrinin ayakta kılınana göre yarım olduğu belirtilmiş ve bu nâfile grubundaki namazlar hakkında bir açıklama olarak anlaşılmıştır (Buhârî, 'Ta??îrü'?-?alât', 17; Ebû Dâvûd, '?alât', 175). Ebû Hanîfe sabah namazının sünnetini bunlardan istisna ederek onun mazeretsiz oturarak kılınmasını câiz görmemiştir. Teravih namazını oturarak kılmak ise câiz olmakla birlikte mekruh görülmüştür.Hadislerde de ruhsat verildiği gibi (Buhârî, 'Ta??îrü'?-?alât', 18-20; Ebû Dâvûd, '?alât', 175) herhangi bir haklı mazeret ve özrü sebebiyle ayakta namaz kılamayan kimse oturarak namaz kılar. Bu oturma o kişi için hükmen kıyam yerine geçer. Ayağa kalkınca ağrı ve hastalığın artması, akıntı, düşmanın görme ihtimali gibi sebepler de böyledir. Ayakta durabildiği halde özrü sebebiyle rükû ve secde edemeyen kimse, Hanefîler'in dışındaki üç mezhebe göre ayakta ima ile rükû ve secde eder. Hanefî mezhebine göre ise bu durumdaki kimseden kıyam şartı düşer, dolayısıyla oturarak ima ile kılması daha faziletlidir. Oturmaya da gücü yetmeyen kimse nasıl kılabiliyorsa o şekilde ima ile kılar. Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre oturarak namaz kıldıran imama uyan cemaatin de oturması gerektiğinden onlardan da kıyam şartı düşer.İftitah tekbiri alacak kadar dahi olsa ayakta durmaya gücü yeten kimse namaza ayakta başlar. Bir süre ayakta kalmaya gücü yeten kimse de gücünün yettiği kadar kıyamda durduktan sonra namazının kalan kısımlarını oturarak tamamlar. Aynı şekilde fakihlerin çoğunluğu, bir şeye dayanarak da olsa ayakta namaz kılabilen kimsenin farz namazları oturarak kılmasını câiz görmezken Mâlikî fakihleri câiz görürler. Şâfiîler de bütün kıyam boyunca dayanmaya ihtiyaç duyan kimsenin namazını oturarak kılmasını câiz görür.Kıyam şartı tam yerine gelmiş olmayacağı için bir mazeret bulunmadığı sürece farz ve vâcip namazların hayvan üzerinde kılınması câiz görülmemiştir. Hareket halindeki nakil vasıtaları da kural olarak bu hükümdedir. Ancak yolculuğun bütün bir namaz vaktini kapsayacak kadar sürmesi gibi mazeretler bulunduğunda farz namazlar da bu araçlarda kıyam şartı terkedilip ima ile rükû ve secde yapılarak kılınabilir. KIRAAT NEDİR? Sözlükte 'okumak' anlamına gelen ve Kur'an kelimesiyle kök birliğine sahip bulunan kırâat kelimesi, dinî ilimlerin değişik dallarında farklı terim anlamları kazanmış olsa bile genelde 'Kur'an okuma' mânasında kullanılır. Bu yönüyle kıraat tilâvet ile eşanlamlıdır. Fıkıhta kıraat kelimesi, sözlükte ve dinî terminolojideki yaygın anlamlarıyla sıkça kullanılmasının yanı sıra namazda kıyamda iken onun bir rüknü (farz) olarak yerine getirilmesi gereken Kur'an okumayı ifade eden özel bir terim olmuştur.Kur'an'da ibadet ve tefekkür amacıyla Kur'an okumayı konu alan çeşitli hüküm ve teşvikler yer alsa da (el-A'râf 7/204; en-Nahl 16/98; el-İsrâ 17/45, 82, 106; Muhammed 47/24; el-Kamer 54/17; el-İnşikak 84/21; el-Alak 96/1, 3) gece ibadetinden söz eden âyette (el-Müzzemmil 73/20) iki defa geçen, 'Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun' âyetinin dolaylı atfı dışında namazda Kur'an okunmasını açıkça bildiren bir ifade bulunmaz. İbadetlerin ifasına ilişkin ayrıntılar Hz. Peygamber'in fiilî sünnetiyle belirlenmiş ve sonraki nesillere dinî hayatın canlı bir parçası olarak intikal ettirilmiş olduğundan namazda Kur'an okuma şartı Resûl-i Ekrem'in sözlü ve fiilî sünnetine dayanır. Fakihlerin bu konudaki farklı görüşleri kendilerine ulaşan rivayetlerin değerlendirilmesi ve yorumlanması sonucu ortaya çıkmıştır.Kıraat namazı oluşturan ana unsurlardan biri olup iki rek'atlı farz namazların, sünnet ve nâfile namazlarla vitir namazının her rek'atında farzdır. Fıkıh mezhepleri bu konuda görüş birliği içindedir. Hanefîler, kıraatin üç ve dört rek'atlı farz namazların herhangi iki rek'atında yerine getirilmesinin farz, bunun ilk iki rek'atta olmasını ise vâcip görürler. Bu namazların ilk iki rek'atında kıraat şartı yerine getirildikten sonra üçüncü ve dördüncü rek'atlarında kıraat Hanefî imamlarından gelen bir rivayete göre vâcip, diğer bir rivayete göre ise sünnettir. Ca'ferîler'in görüşü de buna yakındır. Şâfiî ve Hanbelîler, böyle bir ayırım yapmayıp kıraati farz namazın üç ve dördüncü rek'atında da farz (rükün) olarak kabul ederler. İmam Mâlik'ten biri bu istikamette, diğeri ise sabah namazı hariç diğer namazların bir rek'atında unutularak kıraat terkedilmişse sehiv secdesi yapılarak namazın tam ve sahih olacağı şeklinde iki rivayet gelmiştir. Bu görüş ayrılığının pratik sonucu kıraatin terkedilmesi halinde namazın bozulmuş veya sehiv secdesiyle telâfi edilebilir olmasıdır. Teorik olarak ise özellikle Hanefîler'in kıraati, namazın asıl iskeletini oluşturan kıyam, rükû, secde ve son oturuşa göre ikincil derecede (zâid) bir rükün görmesidir. Cemaatle namazda imama uyan kimsenin kıraati terkedebilmesine karşılık diğerlerinin terkedilememesinin konuyla ilgisi bulunduğu gibi Hanefîler'in farz namazların iki rek'atının dışında kıraati vâcip veya sünnet kabul etmeleri farz namazları iki rek'at esası üzerine değerlendirmeleriyle de açıklanabilir. Seferde namazın kısaltılıp iki rek'at olarak kılınması gerektiğindeki ısrarları da bu bakış açısının sonucudur.Hanefî mezhebine göre namazda kıraatin farz olan miktarı Ebû Hanîfe'den bir rivayete göre en az bir âyettir. Ebû Hanîfe'den gelen bir diğer rivayete ve İmâmeyn'e göre ise kıraatin asgari miktarı üç kısa âyet veya buna denk bir uzun âyettir. İhtiyata uygun düştüğü için mezhepte bu son görüş ağırlık kazanmıştır. Namazda kıraat olarak Fâtiha sûresini okumak ise Hanefîler'e göre namazın rüknü değil vâcibidir (bk. FÂTİHA SÛRESİ). Ahmed b. Hanbel'den Hanefîler'in görüşü istikametinde bir görüş rivayet edilmekle birlikte üç mezhebe göre kıraatin asgari miktarı her rek'atta Fâtiha sûresinin okunmasıdır.İmama uyan kimsenin kıraat yükümlülüğü fakihler arasında önemli bir ihtilâf konusudur. Hanefîler'e göre kıraatin açıktan yapıldığı namazlarda da gizliden yapıldığı namazlarda da imamın kıraati yeterli olup ona uyan kimsenin kıraati mekruhtur. Diğer mezheplerde ise kıraat, imam ve yalnız başına kılan için olduğu gibi imama uyan için de geçerlidir. Ancak imama uyan kişi, kıraatin gizli yapıldığı namazda Fâtiha'yı ve ardından eklenecek bir sûreyi, açıktan kıraatli namazda ise Şâfiîler'e göre sadece Fâtiha'yı okur; Mâlikî ve Hanbelîler'e göre bir şey okumayıp yalnızca dinler. Ahmed b. Hanbel'e göre tercihen hem dinlemeli hem de imam ara verdiğinde okumalıdır.Birinci rek'atta iftitah tekbirinden sonra 'Sübhâneke' duasını okumak sünnettir. Şâfiîler'e, Ca'ferîler'e ve Hanbelî mezhebinde bir görüşe göre besmele Fâtiha sûresinden bir âyet sayıldığından besmelenin okunması da kıraat şartının bir parçası olarak gerekli iken Hanefîler'e ve Hanbelîler'de ikinci görüşe göre müstehap, Mâlikîler'e göre ise mekruhtur. Hanefîler'e göre farz namazların ilk iki rek'atında, diğer namazların her rek'atında Fâtiha'dan sonra Kur'an'dan kısa bir sûre veya buna denk düşen bir veya birkaç âyet (zamm-ı sûre) okumak vâcip, diğer mezheplere göre sünnettir. Hangi vakitte ve hangi tür namazda hangi sûreleri okumanın sünnet veya müstehap olduğu, rek'atlarda okunan sûreler arası tertip gibi konularda fıkıh literatüründe sözü edilen tavsiye ve ayrıntılar kıraat şartına ilişkin olarak namazın sünnet ve âdâbıyla ilgili hususlardır. Meselâ Hanefî mezhebine göre başka sûreleri de aynı ölçüde iyi okuyabildiği halde belli bir veya birkaç sûreyi özellikle belirleyip zamm-ı sûre olarak sürekli onları okumak mekruhtur. Efdal olan Fâtiha'dan sonra bir sûreyi tam olarak okumaktır. Böyle yapamayan kişi bir sûreyi bölerek iki rek'atta da okuyabilir. Sûrelerin Kur'an'daki tertibine riayet etmemek veya iki rek'atta, aralarında bir sûre bulunan iki sûreyi okumak da mekruhtur. Bu son iki hüküm diğer mezhepler için de geçerlidir. Ayrıca bütün mezheplere göre ilk rek'atta okunan sûrenin ikinci rek'atta okunandan kısa olması da mekruhtur.Namazda kıraat açıktan (cehrî) ve gizli (hafî) olmak üzere iki şekilde yapılır. Farz namazlardan sabah, akşam, yatsının ilk iki rek'atında, cuma ve bayram namazlarında imamın kıraati açıktan yapması Hanefî mezhebine göre vâcip, diğer mezheplere göre sünnettir. Şâfiî ve Mâlikîler sabah, akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rek'atında cehrî kıraati tek başına namaz kılan için de sünnet görürler. Açıktan kıraat başkalarının duyacağı bir sesle okumaktır. Hanefî mezhebinde kıraati açıktan okumanın en alt sınırı olarak imamın arkasındaki ilk safın duyabileceği ölçü belirlenmiştir. Gizli okumanın en alt sınırı dilin hareket etmesi, en üst sınırı ise sadece okuyanın kendisinin duymasıdır. Mâlikîler birinci, diğer mezhepler ise ikinci ölçüyü esas alırlar. Dil de hareket ettirilmeden kıraatin içinden ve sessiz okuma, zihninden tekrar etme şeklinde yapılması sözlükte de kıraat olarak adlandırılmadığından yeterli sayılmaz. Bu görüş İsrâ sûresinin 110. âyetiyle ve nüzûl sebebine dair yapılan rivayetle de desteklenir (Buhârî, 'Tefsîr', 17).Namazda kıraat şartıyla ilgili önemli bir fıkhî tartışma, Kur'an'ın Arapça lafzı yerine bu lafızların meâlinin okunması halinde kıraat şartının yerine gelmiş olup olmayacağı konusunda ortaya çıkar. Tartışmanın, namazda Fâtiha'nın meâlinin Arapça dışında bir dille okunup okunamayacağı noktasında odaklanması Fâtiha'nın namazdaki kıraat şartını temsil etmesi sebebiyledir. Bunun için de Fâtiha'nın tercümesi konusunda ileri sürülen görüşler namazdaki kıraat şartını bütünüyle ilgilendirir. Bu konuda temel kural, namazda kıraatin ancak Kur'an'ın Arapça metninin okunması ile yerine getirilebileceği şeklindedir. Bununla birlikte Hanefîler'le cumhur arasında, gerek Kur'an'ın tanımında lafız ve mânanın hangi ölçüde vazgeçilmez unsur olduğu, gerekse namazda kıraat şartının diğer rükünlere nisbetle konumu konusunda belli bir görüş ayrılığı bulunduğundan Hanefî mezhebi Kur'an meâliyle kıraat konusuna kısmen farklı yaklaşır. Onların bir veya üç âyet okumakla kıraat şartını yerine gelmiş saymaları da bu anlayışlarının sonucudur. Ebû Hanîfe'ye göre dili dönenlerin, yani Arapça telaffuza güç yetirenlerin bile namazda Kur'an'ın kendi dillerindeki tercümesini okumaları halinde kıraat şartı yerine gelmiş olur. Ancak Kur'an asıl dilinden okunmadığı için bu mekruhtur. Ebû Hanîfe'nin bu görüşü mezhepte genel kabul görmemiş, İmâmeyn dahil Hanefî fakihleri, bu ruhsatı Arapça telaffuza güç yetiremeyenlerin geçici olarak kullanabileceği bir noktada tutmuşlardır. Buna göre dili dönmeyen veya ezberleyemeyen kimseler öğreninceye kadar namazda Kur'an'ı kendi dillerinden okuyabilirler. Diğer mezhepler ise bu kimseler için başka kolaylıklar ve imkânlar getirmiş, fakat namazda Kur'an'ın Arapça metninin okunması gerektiğinde, tercümenin kıraat olarak câiz olmadığında ısrar etmiştir (geniş bilgi için bk. FÂTİHA SÛRESİ; İBADET). Dilsizlerden kıraat farzının düştüğü konusunda ise görüş birliği vardır.Kıraatin kural olarak ezberden yapılması gerekirse de Şâfiî ve Hanbelîler namazda mushafa bakarak okumayı câiz görür. Mâlikîler bunu farz namazlarda, Hanefîler'den Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed eş-Şeybânî her namazda mekruh sayarken Ebû Hanîfe namazı bozan davranışlardan kabul eder. Kıraatin Kur'an'ın Arapça metninin telaffuzu ile yapılması esas olduğundan Kur'an'ın doğru okunması, anlamını bozacak okuma yanlışlarından kaçınılması, ilâve ve eksiltme yapılmaması gerekir. Bunu sağlamaya mâtuf olarak da fıkıh literatüründe 'zelletü'l-karî' başlığı altında bazı ölçüler geliştirilmiş ve muhtemel okuma yanlışlarının namaza etkisi üzerinde durulmuştur (bk. ZELLETÜ'l-KARÎ). RUKÜN NEDİR? Sözlükte 'köşe, ana sütun, bir bütünün ayrılmaz parçası; büyük iş; dayanak, güç' anlamlarına gelen rükn kelimesi (çoğulu erkân), fıkıh usulü terimi olarak bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olan unsuru ifade eder. Kur'ân-ı Kerîm'de rükün iki yerde 'dayanak ve güç' (veya ordu) (Hûd 11/80; ez-Zâriyât 51/39), iki yerde fiil olarak 'meyletmek' (Hûd 11/113; el-İsrâ 17/74) mânasında geçer. Hadislerde rükün ve türevleri sözlük anlamlarında sık sık, bazan da Kâbe'nin köşelerini adlandırmak üzere kullanılır (Wensinck, el-Mu?cem, 'rkn' md.). Literatürde erkânü'l-İslâm ve erkânü'd-dîn şeklindeki yaygın kullanımla İslâm dininin temel hükümleri, çoğunlukla da İslâm'ın beş şartı diye bilinen kelime-i şehâdet, namaz, zekât, oruç ve hac kastedilir.Cumhur ibadetlerin ve hukukî işlemlerin temel gereklerini rükün olarak adlandırırken Hanefîler ayrıca rüknün o amelin yapısından bir parça teşkil etmesi şartını arar. Meselâ icap ve kabul akdin rüknü olup cumhur akdin başka bazı temel gereklerini de rükün diye nitelerken Hanefîler bunlardan 'in'ikad şartları' diye söz eder. Esasen hükmün şer'î açıdan gerçekleşmesi rükün ve şartların varlığına bağlı olduğu için bunlar çok defa bir arada ve birbirine yakın anlamlarda kullanılır. Rükün ve şart olarak nitelenen gereklerin yerine gelmemesi halinde ibadet veya hukukî işlemin geçersiz sayılması sebebiyle cumhur rüknü şartı da kapsayan geniş bir kavram şeklinde kullanırken Hanefîler'e ve onlara katılan başka mezheplere mensup bazı âlimlere göre rükün ibadet ve hukukî işlemin yapısından/mahiyetinden bir parça oluşturma özelliğiyle şarttan ayrılır. Meselâ namazda kıraat rükün, abdest ise şarttır. Diğer bir fark, ikisi birlikte söz konusu olduğunda şartın rükünden önce ve/veya onunla eş zamanlı olarak bulunmasının zorunlu oluşudur. Meselâ nikâh akdinde şahitlerin tarafların beyanından önce ve beyan sırasında hazır bulunması gerekir.Rükünle farz arasında da yakın bir ilişki mevcut olduğundan fıkıh kitaplarında rüknü belirtmek için bazan farz teriminin kullanıldığı görülmektedir. Ancak şartı da kapsayan farz rükünden daha genel bir kavramdır. Hanefîler'de dinin yapılmasını kesin ve bağlayıcı şekilde istediği kati delile dayandığında farz, kati olmayan delile dayandığında vâcip diye adlandırıldığından onlara göre rükün sadece farzlar için kullanılabilirken böyle bir ayırım yapmayıp farz ve vâcibi eş anlamlı sayan cumhura göre her ikisi için kullanılabilir.Fakihler, rüknü ibadetlerin ve hukukî işlemlerin temel gereklerini ifade eden bir terim olarak kullanma hususunda ortak bir tavra sahip olmakla birlikte her bir ibadette veya hukukî işlemde rüknün ne olduğu konusunda farklı görüşlere sahiptir. Ancak görüş ayrılıklarının metodolojik yaklaşım farklılıklarıyla yakından ilişkili bulunduğu görülür. Rükün ve şartların, başka bir deyişle farzların naslarla belirlenmiş (tevkifî) olduğu genellikle kabul edilmekle beraber Hanefîler nasların sağladığı bilgi derecesi bakımından bir ayırım yaparak rüknün âyet ve mütevâtir hadis gibi kesin bilgi ifade eden delillere dayalı olarak belirlenebileceği, hatta bunların dışındaki kaynaklarda yer alan ifadelerden hareketle rüknü tesbit etmenin nassa ilâve yapma anlamına geleceği, dolayısıyla haber-i vâhid ve kıyasa dayalı çıkarımların bir şeyin rükün sayılması için yeterli olamayacağı kanaatindedir. Bu sebeple Hanefî fakihleri, meselâ namazda Fâtiha sûresinin okunmasını veya tavafın abdestli iken yapılmasını rükün olarak değerlendirmez. Diğer fakihler ise haber-i vâhid gibi kesin bilgi ifade etmeyen delillere dayanarak da rüknün belirlenebileceğini kabul ettiğinden bunların rükün olduğunu, dolayısıyla terkedilmesi durumunda ibadetin geçersiz sayılacağı görüşünü benimsemişlerdir.İbadet ve hukukî işlemlerin geçerliliğinde rüknün şartlarla birlikte var olması esastır. Şartlar olmadan rüknün bulunması o ibadet veya hukukî işlemin hüküm ifade etmesi için yeterli sayılmaz. İbadetlerde rükünler ve bunların yanı sıra sıhhat şartları o ibadetin farzlarını oluşturur. Bunlardan birinin eksik olması ibadeti bâtıl/fâsid kılar. Meselâ namazın rükünlerini yerine getirdiği halde abdestsiz olan kişinin namazı geçerli değildir. Hukukî işlemlerde de bu tür bir eksiklik cumhura göre genellikle aynı sonucu doğurur. Hanefîler'e göre ise hukukî işlemlerde rüknün veya rüknü etkileyecek önemde bir şartın eksikliği işlemi bâtıl kılarken bu derecede olmayan bir şartın eksikliği işlemi fâsid kılar. Bâtıla hiçbir hukukî sonuç bağlanamaz ve böyle bir işlemin ıslahı mümkün değildir. Fâside yürürlüğe konduğunda bazı hukukî sonuçlar bağlandığı gibi fesad sebebinin ortadan kaldırılmasıyla işlem geçerli hale getirilebilir. Rüknü bulunmayan işlemler yok hükmünde olup butlân ile mâlûldür. Rükündeki eksiklik sebebiyle bâtıl olan hukukî işlem belli bir sürenin geçmesiyle veya butlân sebebinin ortadan kalkmasıyla geçerli hale gelmez. Meselâ temyiz kudretinden yoksun bir kimsenin yaptığı hukukî işlemden sonra temyiz kudretine sahip hale gelmesi o işlemi geçerli kılmaz.Rüknü aslî ve zâit olmak üzere iki kısımda değerlendiren Hanefîler'e göre aslî rükün 'her mükellefin yerine getirmekle yükümlü olduğu, özürsüz terkedemeyeceği unsur' demektir. Diğer bir ifadeyle aslî rükün, 'yokluğunda bütünün ve hükmün tamamen ortadan kalktığı ana unsur' anlamındadır. Zâit rükün ise yine amelin vazgeçilmez gereklerinden olmakla birlikte bazı durumlarda düşebilen ya da yokluğunda bütünün ve hükmün yok olmayacağı unsuru ifade eder. Meselâ ayakta durabildiği halde farz namazı oturarak kılan kimsenin namazı aslî rükün olan kıyamı terkettiği için geçerli olmazken zâit rükün olarak değerlendirilen kıraat yükümlülüğü imama uyan kişi bakımından sâkıt sayılır ve onun bunu terketmesi namazda bir eksiklik meydana getirmez. İbadet konularında aslî rüknün kasten ihlâli durumunda ihlâlin az veya çok oluşu ibadetin geçersiz sayılmasında aynı etkiye sahiptir. Meselâ namazda rükûun bir veya birden çok rek'atta yapılmaması ve oruçta imsâkın az veya çok miktarda bir şey yiyerek kasten bozulması bu ibadetlerin geçersizliğine sebep olur.Muâmelât alanında da aslî ve zâit rükün ayırımına giden Hanefîler'e göre aslî rüknün bulunmaması hukukî işlemin oluşmasını engelleyip yapılan eylemi haksız fiile dönüştürebilecek bir etkiye sahipken zâit rüknün olmaması hukukî işleme bu ölçüde etki etmez. Meselâ satım akdinde aslî rükün olan kabulün bulunmaması bu işlemin gasba dönüşmesine sebep olur; ancak icap ve kabulden sonra müşterinin malın kendisine fahiş bir fiyatla satıldığını iddia etmesi üzerine satıcının bu iddiayı kabul edip bedelde indirime gitmesi akdin geçerliliğine engel teşkil etmez.Şâfiî fakihleri namazda rüknü uzun ve kısa olmak üzere ikiye ayırıp rükûdan sonra ayakta bir süre beklemeyi ve iki secde arasında bir miktar oturmayı kısa rükün, diğerlerini ise uzun rükün saymışlardır. Bazı Şâfiî fakihlerine göre kısa olan rüknü bu rükünde Resûl-i Ekrem'in okuduğu rivayet edilen duaların süresini aşacak şekilde kasten uzatmak namazın bozulmasına sebep olur; zira kısa rükünlerin teşriindeki asıl amaç kendilerinin icra edilmesi değil diğer rükünlerin arasını açmasıdır; bu durum ise rüknün şeklini değiştirmekte ve rükünlerin peş peşe icrasını engellemektedir. SECDE NEDİR? Sözlükte 'eğilmek, boyun eğmek, tevazu ile alnı yere koymak' anlamındaki sücûd masdarından gelen secde fıkıh terimi olarak namazda alın, burun, el ayaları, dizler ve ayak parmakları zemine değecek şekilde yere kapanmayı ifade eder. Secdeyle aynı kökten türeyen ve 'secde edilen yer' anlamına gelen mescid Allah'a ibadet edilen yer ve bilhassa müslümanların ibadethâneleri için kullanılır.Secde ve aynı kökten türeyen kelimeler Kur'an'da gerek 'boyun eğme' mânasında gerekse terim anlamıyla seksen bir âyette geçer (M. F. Abdülbâki, el-Mu?cem, 'scd' md.). Râgıb el-İsfahânî Kur'an'daki secdeyi isteğe bağlı ve zorunlu secde olarak ikiye ayırır; ilki (sücûd bi'htiyâr) insana mahsus olup karşılığında mükâfat vardır. 'Allah'a secde edin' (en-Necm 53/62) gibi âyetler secdenin bu ilk anlamıyla ilgilidir. İkincisi (sücûdü teshîr) insan dahil olmak üzere canlı ve cansız bütün varlıkların Allah'ın koyduğu kanunlara boyun eğmesidir. 'Göklerde ve yerde bulunan her şey ve bunların gölgeleri sabah akşam isteseler de istemeseler de Allah'a secde ederler' âyeti (er-Ra'd 13/15) secdenin ikinci anlamıyla ilgilidir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 'scd' md.). Müfessirler, ikinci anlamıyla bütün varlıkların Allah'a secde etmesini (meselâ bk. en-Nahl 16/48-49; el-Hac 22/18; er-Rahmân 55/6) fıtratlarının gereği olarak yaratıcının kendileri için koyduğu kanunlara tâbi olup onların dışına çıkamamaları şeklinde izah ederler.İslâm'da tevhid prensibine göre ibadet kastıyla Allah'tan başkasına secde etmek haramdır. Bununla birlikte Kur'an, Allah'ın meleklere Âdem'e secde etmelerini emrettiğini ve onların da bu emri yerine getirdiğini bildirir (el-Bakara 2/34; el-A'râf 7/11; İsrâ 17/61; el-Kehf 18/50). Tefsir âlimleri bu secdenin mahiyeti konusunda başlıca iki görüş ileri sürmüştür. Buna göre bu secdenin ibadet değil selâmlama kastıyla ve hürmet ifadesi olarak yapılan bir secde, bir nevi biat olması ya da Âdem'in kıble kabul edilerek Allah'a secde edilmesi söz konusudur. Bununla birlikte meleklere mahsus bu secdeyi insanların davranış ve kavrayışları çerçevesinde yorumlamaya çalışmanın gereksiz olduğunu ileri sürenler de vardır (İbn Âşûr, I, 422). Diğer taraftan Kur'an ebeveyniyle kardeşlerinin Hz. Yûsuf'a secde ettiğini de haber verir (Yûsuf 12/100). Müfessirler bunu ibadet amacıyla değil o dönemin âdeti olan ve selâmlama kastıyla yapılan bir secde, bir tür selâmlama ya da Yûsuf'u kavuşturduğu için Allah'a şükür amacıyla yapılan bir secde şeklinde açıklar. Kur'an'da gerek müslümanlardan 'rükû ve secde edenler' diye söz edilmesi (et-Tevbe 9/112), gerekse onların yüzlerindeki secde izinden tanınacağının bildirilmesi (el-Feth 48/29) secdenin müslüman kimliğinin ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermektedir. Secde ve türevleri hadislerde de sözlük ve terim anlamlarıyla sıkça kullanılmaktadır (Wensinck, el-Mu?cem, 'scd' md.).Namazın en önemli rükünlerinden biri olan secdenin her rek'atta rükûdan doğrulduktan sonra iki defa yapılması farzdır. Secdenin farz oluşu Kur'ân-ı Kerîm'deki emre (el-Hac 22/77) ve Hz. Peygamber'in sünnetine (Buhârî, 'E?ân', 133, 134, 137; Müslim, '?alât', 226-230) dayanır. Secde Allah'a karşı saygı, itaat ve tevazuun en mükemmel ifadesi, insanın mânen Allah'a en çok yaklaştığı andır. Resûl-i Ekrem, 'Kulun rabbine en yakın olduğu an secdeye varmış olduğu andır; secdede duayı çokça yapın' buyurmuş (Müslim, '?alât', 215; Nesâî, 'Da?avât', 118) ve Allah'tan başkasına secde edilemeyeceğini belirtmiştir (Ebû Dâvûd, 'Nikâ?', 40).Namazda secdenin ne şekilde yapılacağı Resûlullah'ın sözlü ve fiilî sünnetiyle açıklanmıştır. Konuya ilişkin rivayetlerin fakihler tarafından değerlendirilmesi ve yorumlanması neticesinde secdeyle ilgili bazı meselelerde farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Hadislerde secdenin alın, eller, dizler ve ayak parmakları olmak üzere vücudun yedi kısmını yere değdirmek suretiyle yapılacağı (Müslim, '?alât', 44; Ebû Dâvûd, '?alât', 150, 151; Tirmizî, '?alât', 87), bazı rivayetlerde Hz. Peygamber'in alnı zikrettikten sonra eliyle burnunu da işaret ettiği (meselâ bk. Buhârî, 'E?ân', 133; Müslim, '?alât', 226) belirtilmektedir. Hanefî mezhebinde farz olan alnın ve ayakların, hiç değilse bir ayağın yere değmesidir. Şâfiî ve Hanbelî mezheplerinde yukarıda zikredilen yedi kısmın her birinin, Mâlikî mezhebinde alnın bir bölümünün yere değdirilmesi farzdır. Secdede alınla burnu birlikte yere değdirmek İmam Şâfiî'ye göre namazın geçerlilik şartlarından, Hanefîler'e göre namazın vâciplerindendir. İmam Mâlik yalnızca alnın yere değmesi durumunda secdenin sahih olacağı, sadece burnun değmesi halinde ise geçerli olmayacağı görüşündedir. Secdede ayak parmak uçlarının yere değdirilmesinin farz olması sebebiyle secde yaparken vücudun bu kısımları yerden kesilmemeli, en azından bir ayak secde yapılan zeminle temas halinde olmalıdır. Fakihlerin çoğunluğuna göre secdeye varırken sırasıyla dizler, eller ve alnın yere konulması, kalkarken de sırasıyla alın, eller ve dizlerin kaldırılması gerekir. Bu sıranın secdeye giderken eller, dizler ve alın, secdeden kalkarken alın, dizler ve eller şeklinde olması gerektiği görüşü de vardır.Secde halinde ve iki secde arasındaki oturuşta (bk. CELSE) bir süre beklemek ta'dîl-i erkândan kabul edildiği için Hanefî mezhebi dışındaki üç mezhebe ve Hanefîler'den Ebû Yûsuf'a göre farzdır. Secde vaziyetinde beklemenin en az süresi Hanefîler'de 'sübhâne rabbiye'l-a'lâ' denecek kadardır. Vücut tam olarak sükûnet buluncaya kadar secde halinde kalınmalı, sonra başı ve beli dik bir vaziyet alacak biçimde kaldırıp oturmalı, gerek bu oturma gerekse ikinci secde esnasında ilk secdede olduğu gibi vücut sükûnet bulana kadar beklenmelidir. Birinci secdeden tam anlamıyla doğrulmadan ikinci secdeye gidilmesi durumunda kişinin duruşu secdeye daha yakınsa iki ayrı secde yapılmış sayılmayacağı için namazın sonunda sehiv secdesi yapması gerekir.Secdeye kapanırken ve secdeden kalkarken 'Allahüekber' demek sünnettir. Resûl-i Ekrem'in namazdaki rükû ve secdelerinde zaman zaman, 'Sübbûhun kuddûsün rabbü'l-melâiketi ve'r-rûh' (O her türlü eksiklikten münezzehtir, pek yücedir, meleklerin ve Cebrâil'in rabbidir) şeklindeki zikri tekrar ettiği ve, 'Yüceler yücesi olan rabbinin ismini tesbih et' meâlindeki âyet (el-A'lâ 87/1) nâzil olunca, 'Bu âyeti secdelerinizde tesbih olarak okuyun' dediği (Müsned, VI, 35, 94, 115; Ebû Dâvûd, '?alât', 147) belirtilmiştir. Secdede Allah'ı tâzim amacıyla en az üç defa 'sübhâne rabbiye'l-a'lâ' demek çoğunluğa göre sünnet, Hanbelîler'e göre ise bunu bir kere söylemek farz, üç kere söylemek sünnettir. Hanefîler, Kur'an'da yer aldığı şekliyle bile olsa secdede dua yapılmasını uygun görmezken Mâlikîler ve Şâfiîler, secdede dua âdâbına uygun olmak şartıyla dua edilmesinin câiz olduğu görüşündedir.Erkekler secde esnasında pazularını böğürlerinden, karınlarını uyluklarından ayırırlar, kollarını yere yapıştırmazlar. Secdede asıl olan, namaz esnasında ayağın bastığı zemine vücudun dizler dışındaki secde yerlerinin çıplak olarak değdirilmesi ise de gerektiğinde başa sarılmış bir sarık veya başka bir başlık üzerine, yerden biraz yüksek bir zemin üzerine, yer darlığı sebebiyle ön safta namaz kılanın sırtına, yerin sertliğinin hissedilmesine engel olmayacak derecedeki pamuk veya yün yaygının, geniş yüzeyli bir taşın üzerine de secde yapılabilir. Secde yapılacak zeminin sıcaklığı veya soğukluğundan korunmak amacıyla el parmakları veya bir yaygı üzerine secde edilmesinde bir sakınca bulunmamaktadır. Ca'ferî mezhebine göre secde ancak toprak ve taş cinsinden bir şey üzerine yapılabilir. Secde yapamayacak kadar hasta olan kimse secdesini ima ile yerine getirir. Hem rükû hem secdeyi ima ile yerine getirecek olan kimse rükûda eğildiğinden biraz daha fazla eğilerek secdesini yapmış olur.Namazın farzlarından olan secde dışında, namazın rükünlerinden birinin yanılarak geciktirilmesi veya vâciplerinden birinin terk ya da tehiri halinde yapılması gereken secde (bk. SEHİV SECDESİ) ve Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan secde âyetlerinden birinin namaz içinde veya namaz dışında okunması ya da işitilmesi durumunda yapılması gereken secde (bk. TİLÂVET SECDESİ) gibi başka secde çeşitleri de vardır. Bir nimete kavuşma veya bir sıkıntı ya da musibetten kurtulma sebebiyle Allah'a karşı şükran ifadesi olarak yapılan secdeye 'şükür secdesi' denir. Hz. Peygamber'in sevindirici bir haber aldığında şükür secdesi yaptığına dair rivayetle (Ebû Dâvûd, 'Cihâd', 174) aralarında Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ali'nin de bulunduğu bazı sahâbîlerin aynı şekildeki uygulamalarını dikkate alan fakihlerin çoğunluğu şükür secdesinin meşrû olduğu görüşündedir. Şâfiî ve Hanbelî mezheplerindeki hâkim görüşe göre şükür secdesi sünnet, Hanefî mezhebine göre ise müstehaptır. Ayrıca Allah'tan bağışlanma dileğiyle yapılan tövbe ve istiğfar secdesinden söz edilebilir. Nitekim Resûl-i Ekrem, Hz. Dâvûd'a nisbet edilen secdeyi (Sâd 38/24) tövbe secdesi olarak açıklamıştır (Nesâî, 'İftitâ?', 48).

Bir önceki yazımız olan Evinin bodrumunda bulduğu yavru tilkileri ekiplere teslim etti başlıklı makalemizde Fatsa, Kösebucağı ve Milli Parklar hakkında bilgiler verilmektedir.

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir